İranlı tiyatrocu ve yönetmen Behzad Farahani’nin kızı olan 31 yaşındaki Golshifteh Farahani’yi, 5 yaşında piyanoya başlamasının ardından parlak bir müzik kariyeri bekliyordu. Orta okul çağına geldiğinde Viyana Konservatuarı’na girmeyi kendi isteğiyle reddeden Farahani, babasının tüm telkinlerine rağmen sinemaya yönelerek 14 yaşında ilk oyunculuk tecrübesini yaşadı. Sonrasında ise on yıla sığdırdığı on dokuz filmle ülkesi İran’da genç bir sinema yıldızı haline geldi.

Ancak Farahani’nin kaderi, Ridley Scott’un ‘Body Of Lies’ (Yalanlar Üstüne) filmiyle uluslararası üne kavuşmasıyla bir anda değişti. Russell Crowe ve Leonardo DiCaprio’nun başrollerinde olduğu, CIA ajanlarının Orta Doğu’da faliyet gösteren teröristleri yakalamaya çalışmasını konu alan filmin ardından İranlı otoriteler Golshifteh Farahani’nin pasaportuna el koyarak “ülke güvenliğini tehlikeye atmak”tan dava açtılar. İran’dan kaçmak zorunda kalan ve Fransa’ya yerleşen Farahani, 2012 yılında bir dergiye verdiği pozlar nedeniyle bu sefer de ülkesine giriş yasağıyla karşı karşıya kaldı. Bir ayağı Fransız bağımsız sinemasındayken, diğer ayağını Hollywood’a uzatan Farahani’yle Studio CinéLive dergisi bir araya geldi.

Sinemaya 14 yaşınızda adım attınız. Oyuncu olma isteğini veren şey neydi? Ülkeniz İran’da önemli bir tiyatro adamı ve oyuncu olan babanızın bunda bir etkisi var mı?

Benim ilk tutkum sinema değil müzikti. 5 yaşımda piyanoya başladım, o zamanlar ne tiyatroyu ne de sinemayı düşünüyordum. Ama hayat beni sinemaya doğru itti ve 14 yaşımda kendimi oyuncu olmak için Paris’e gitmeyi hayal eden genç bir kızı oynarken buldum…

O zamanlar bu meslek ilginizi çekmiyorsa teklifi neden kabul ettiniz?

Tamamen meraktan. Ancak üç yıl sonrasında iş ciddiyete bindi. Oysa ailem bu meslek dalında bulunmamı kesinlikle istemiyorlardı. Bu filmden sonra babam o kadar büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı ki iki ay boyunca benimle konuşmadı. Müzik yaparak dünyayı dolaşan müzisyen evlat hayali bir anda havaya uçtu.

Oysa bir filmde oynamış olmak çok bir şey değiştirmiyordu…

Görünüşte öyle. Üç yıl daha müzik yapmaya devam ettim. Ama babam oyunculuk virüsünün beni terk etmeyeceğini anlamıştı.

Oyuncu olmaya karar verdiğiniz andan itibaren filmler ardı ardına geldi ve on yılda on dokuz filmde oynadınız.

Oyunculukta, daha önce müzikte hissetmediğim bir coşku ve mutluluk hissettim. Egonun bir karakterin kişiliğinin arkasında kayboluyor olması çok hoşuma gidiyordu. Sinema, olduğum kişiyi ilerledikçe aydınlatan ruhani bir yol gibi.

Bu kadar çok çalışarak çevrenizde bir sinema ailesi oluşturmayı başardınız mı?

Aslında kendimi her zaman oyuncudan çok müzisyen olarak gördüm. Bundan dolayı da sinema çevresiyle çok az bağlantım vardı. Şu anda yaşadığım Fransa’da ise tam tersi oldu çünkü yazar sineması kutsal olduğu kadar hassas bir şey. Neredeyse korunması gereken bir çocuk gibi. Ve buna ulaşmak için de sanırım biz oyuncular ve yönetmenler arasında güçlü bir aile bağı oluştu.

Sizin gibi bir İranlı, ülkeye uygulanan uluslararası ambargoya rağmen, nasıl oldu da kendini bir Amerikan filminde, Ridley Scott’un Body of Lies (Yalanlar Üstüne) filminde Leonardo DiCaprio ve Russell Crowe’la yan yana bulabildi?

Kendisi de bir oyuncu olan Homayun Ershadi benimle bağlantıya geçti. ‘Uçurtma Avcısı’ adlı filmin çekimlerini bitirmişti ve Ridley Scott’un bana ulaşmaya çalıştığını söyledi. Mutluluktan havalara uçtuğumu söyleyemem çünkü Hollywood’un hayalini kurmuyordum. Ama yine de kendimi kameraya çektim ve görüntüleri yolladım. Hayatımdaki ilk denemelerdi, o güne kadar filmlerde oynamak için doğrudan seçilmiştim. Birinci etabı başarıyla geçtim ve denemelerin devamı için ABD’ye gittim. Dürüst olmak gerekirse film umurumda değildi, hatta “hayır” demeleri işime gelecekti çünkü İran’da benim için gerçekten önemli olan bir filmde oynamam gerekiyordu ve bu fırsatı kaçırmak istemiyordum. Ama Ridley beni seçti ve problemler o sırada başladı. İranlı olduğum için Warner’in benim kontrat imzalama hakkı yoktu. Ridley buna çok sinirlendi, sürekli “Golshifteh’yi oynatamayacağımı bana ancak George Bush’un kendisi söyleyebilir!” diye söylenip duruyordu. Benim için çok mücadele etti.

 

İran’a dönüşünüz nasıl geçti?

Döner dönmez bir filmde oynamam gerekiyordu. Ancak çekimlerin başlayabilmesi için Kültür Bakanlığı’nın izni gerekiyor. Alkollü bir içecek içerken çekilmiş bir fotoğrafınız, iki yıl ceza almanıza neden olabilir. Durumu anlatmak için Kültür Bakanı’nın karşısına çıkarken, kendisi benden habersiz İçişleri Bakanı’na haber vermiş. Belli bir süre sonra ‘Prince Of Persia’nın çekimleri için ülkeden çıkmaya hazırlanırken havaalanında pasaportuma el konuldu ve gidemedim, kimseye de haber veremedim.

Peki nasıl geri aldınız?

Yedi ay sürecek bir sorguya maruz kaldım çünkü Ridley Scott’un filminde oynayarak ülkenin güvenliği tehlikeye attığım söyleniyordu. İdam cezasıyla yargılanabilirdim ama o güne kadar binlerce insanı idama mahkum etse de oğlu hayranım olan bir hakim tarafından korundum. Pasaportumu bana o geri verdi ve bana olabildiğince çabuk ülkeden ayrılmamı söyledi. Yanıma iki valiz aldım ve İranlı eşimin Fransız vatandaşlığı da bulunduğu için Paris’e geldim.

Fransa’ya ayak bastığınızda ilk izlenimleriniz neler oldu?

Ürkütücüydü. Tek bir kelime Fransızca konuşmuyordum. Hayatım alt üst olmuştu. Aileme ve mesleğime ebediyen elveda demiştim. Tüm bu süreç boyunca korkulara ve kaygılara karşı… en önemlisi de kendime karşı mücadele etmem gerekti! Fransız toplumunun değerleriyle, gelenekleriyle ilgili tek bir fikrim yoktu. İran’da eğlenirken, parti yaparken, belki de yasakları delmenin de heyecanıyla herkes çok mutlu ve öfori içinde olurdu. Paris’te kendime bir kafeste gibi hissettim. Çevrem kendi kişisel problemlerini ve korkularını dışa vuran insanlarla çevriliydi. Bu bana çok sert geldi. Ama yavaş yavaş dili öğrendim ve herşey kendiliğinden yoluna girdi.

Bu koşullar altında sinemaya nasıl dönebildiniz?

Laurent Grégoire adlı menajerle tanışmam sayesinde oldu. Sonrasında herşey üst üste geldi. Marjane Satrapi bir filmi için benim profilime uyan bir oyuncu arıyordu. Aynı yıl birkaç filmde daha oynadım. İstemeden de olsa üzerine yapışan kurban etiketini bir kenara bırakınca işler doğal olarak yoluna giriyor. İlk başta çevrendeki herşeyin yıkıldığını düşünüyorsun ama sonra iyi bakarsan yıkıntıların ardında hazinelerin saklı olduğunu görüyorsun.

Fransa’da oyuncu olmak size sorun yaratıyor mu? Kendinizi tamamiyle bırakabiliyor musunuz?

Hayır çünkü bu dili yakın bir zamanda öğrendim. ‘Les Deux Amis’nin çekimlerinde Louis Garrel ve Vincent Macaigne sürekli doğaçlama yapıyorlardı. Ben ise bana verilen repliklere harfiyen uyuyordum. Benim için Fransızca doğaçlama yapmak mümkün değil. Kötü olduğumu düşünüyorum. Herşeyi bırakmak istediğim bile oldu. Almadovar’ın aktörleri yıktığı söylenir, Louis de aynı şeyi yapıyor ama istemeden. Çok gergindi ve çekimler de aynı şekilde gergin geçti. Beni ekranda ağlarken gördüğünüzde akan göz yaşlarının gerçek olduğunu bilmeniz lazım. Çekimlerin sonunda birkaç beyaz saç teli oluştu.

‘Les Deux Amis’nin tanıtımı için Cannes’da bulunmadan önce ‘Karayip Korsanları’nın yeni bölümünde rol aldınız. Bu süper prodüksiyonda ilginiz çeken ne oldu?

Bir hayalin, 300 milyon dolarlık bir hayalin üzerinde yürümek gibi! Makyajımı yapmak altı saat sürüyordu. Bu tür yapımlarda oynamak her zaman eğlencelidir. Suni olsa da size belli bir güç veriyor. “Business” dediğimiz şey de biraz da bu…

Hem de iyi bir maaşla…

Hiç de değil!

Yine de Fransız yapımı bağımsız bir filmden daha iyidir herhalde, öyle değil mi?

Hayır. Size garanti edebilirim ki düşük bütçeli filmlerde Karayip Korsanları’ndan daha fazla para kazanıyorum.

Hareketleriniz ve sözleriniz çoğu zaman politik eylemler olarak algılanıyor. Bu sorumluluğu nasıl sırtlayabiliyorsunuz?

Sırtlayamıyorum. Bu çok yorucu bir şey çünkü ben herhangi bir şeyin sembolü değilim, böyle de bir düşüncem yok. Léa Seydoux bir dergiye çıplak pozlar verdiğinde “güzelliğin” temsili oluyor. Ben bir dergiye poz verdiğimde ise “özgürlüğün” temsili haline geliyor. (ZETE HAFTASONU- Studio CinéLive’dan çeviren Cem Gelgün)

Kaynak : Zete

Dergideki diğer haberleri buradan okuyabilirsiniz